Giriş sayfam yap   |   Favorilere ekle   |   Künye   |   İletişim     
Aydoganlar
 
CEM DAVRAN İLE KEYFİNİZE KEYİF KATMAYA GELDİK!
 GÖKÇEN GÖKYER 02 Ocak 2014 Perşembe  
Bazı insanların auraları öyle geniş, kişilikleri öyle güçlüdür ki, hayranlıkla takip edersiniz uzaktan sürekli yaptıklarını ve yapabileceklerini... Sonrasında ise ona ulaşmayı istediğinizde, gösterdiği tevazu ve nezaket, öyle ince olur ki, çoğunluğun düşüncesinin aksine, değerini daha da yüceltir sizin gözünüzde... Sevgili Cem Davran, tam da bu tarif ettiğim cümlelerin referans gösterileceği kişidir benim için bundan böyle.. Takdirle izlediğim kısmı geçmişten süregelirken şimdi bir de kişiliği ile ayrı bir yere koydum kendisini.. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun Bezirgan adlı oyununda başrolü üstlendiği, sağlam bir kadro ve senaryo ile seyircileri mest ettiği bu şahane gösteri öncesi yaptık söyleşimizi maksimum keyifte.. Röportajlarımda hep söylerim ya hani, 'bazı insanlarla lafın hiç bitmesin, hep o anlatsın ki sen dinleyebilesin' diye... O kadar şanslıyım ki, her seferinde bu müthiş mutluluk duygusu oluşuyor içimde... Sevgili Cem Davran ile de bu mutluluğu yaşamak ve akabinde sahnedeki dev oyunculuğuna şahit olabilmek, müthiş bir keyif oldu benim için yine.. Ayrıca, eğer şansınız varsa ve henüz gidememiş bir 'çapulcu' iseniz, Bezirgan'a kesinkes gitmeli, içinizin yağlarını doyasıya eritmelisiniz! Kendisini bir kez daha ayakta alkışlıyor, Gökçen Gökyer Blog'a büyük bir onur ve mutlulukla konuk ediyorum.. G.G. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü'nden mezunsunuz. Oyunculuğa geçiş nasıl oldu? (Bu soruyu soran ilk kişi olmadığıma çok eminim!..=) ) C.D. Rahmetli babam "evladım, tiyatrocu ol ama bir de mesleğin olsun" demişti. Onu kırmamak için girdim. Yıldız Teknik Üniversitesi'ne girdiğimde zaten Şehir Tiyatrosu'nda kadrolu oyuncuydum. Devlet memuruydum yani... Tamamen o zamanın koşullarıyla ilgiliydi. Ebeveynler öyle düşünürdü, çocuğunu korumak adına. Ben üniversiteye de girdim, hemen bir sene sonra Yıldız Teknik Üniversitesi oyuncularını kurdum, orada tiyatro kulübünü hareketlendirdim, yönetmeliğini çıkardım... Hep tiyatroyla geçti yani aslında... G.G. Ruhsar, Patron Kim gibi komedi dizilerine çok yakıştırmıştık biz sizi. Ailece izlediğimiz nadir dizilerdendi diyebilirim hatta... Siz kendinizi en çok hangi rolde ve hangi türe yakın görüyorsunuz? C.D. Hani bilindik bir geyik vardır "bütün projeler çocuklarım gibidir" diye. Büyük çoğunluğunu çok sevdim ben de. Oyuncuların genelde şöyle bir durumu vardır, dünyada da böyledir: seni kitlelere tanıtan esas bir proje olur, en çok izlenmiş, en çok insanlara ulaşmış olan. O benim için Ruhsar oldu. Ama ben çoğunu sevdim. Ben daha çok trajikomik şeylerde oynamayı severim. Yani baştan aşağı komik değil baştan aşağı çok ciddi, dramatik değil, ikisini de hüznü de barındıran komedileri seviyorum. Ben yaşamı da öyle algılıyorum. Yani hayat öyle hüzünlü bir iş ki, içinde çoğu şey komik. Harold Pinter da öyle söyler: "her şey olağanüstü komik". Benim komedimin içinde öyle bir hüzün saklıdır ara ki bulasın... Birazdan izleyeceğiniz oyun Bezirgan da öyle... Gerçek inanç sahibi ile bunun üzerinden ticaret yapanın yüzündeki maskeyi anlatan, çoğu zaman sert gelebilecek bir oyun ama aynı zamanda da çok komik. O dizilerde de öyle. Ben onları sürdükleri bölüm sayısına göre değil, orada ne hissettiğime göredeğerlendiriyorum. 'Fesuphanallah', son yaptığımız iş olan 'Babam Sınıfta Kaldı' -onun da son bölümünü tamamladık- son zamanlarda en sevdiğim işlerdendir mesela... G.G. Günümüzde çok seri bir şekilde dizi yapılıyor. Tutuyor, tutmuyor, ama hiç azalmadan artan bir ivmesi var. Neye bağlıyorsunuz bu sektörün gelişimini? C.D. İçinde para olan iş sektöre dönüşmeye başladıkça, orada fabrikasyon üretim de beliriyor. Ama aslında sektörün kendisi gibi sektörün gelirleri büyümüyor. Sektörün geliri reklam pastasından ve o da aksine küçülüyor. Özellikle emekçiler; oyuncusu, yönetmeni, asistanı, set çalışanları... Aylar sonra alabiliyor paralarını. Ben de aylar sonra alabiliyorum paramı. Çünkü sektörde öyle sıcak bir para yok. Bu durum düzelse bile biz bunu anlamıyoruz çünkü erk sahipleri sektörün içindeki emekçilere bunu yansıtmıyor. Dolayısıyla sektör büyüyor deniliyor ya hani -mesela sen de diyorsun- çok iş görüyorsun çünkü. Aslında ekonomik bir büyüme yok... G.G. Bir Şaşıfelek Çıkmazı gerçeği vardı. Ben de tekrar zamanlarına yetişmiş, severek izlemiştim. Yeniden çekileceği söylentileri var. Doğruluk payı nedir? C.D. Keşke... Bana böyle bir haber gelmedi. Ben Şaşıfelek Çıkmazı'nın ilk 26 bölümünde varım, ana kadroda. Biz üç kardeşizdir orada; Derya Alabora, Fikret Kuşkan, ben. Ben evlenmiş, evden ayrılmış, sorunlu evliliği olan doktor kardeşleriyim. Mahinur Ergun çekiyordu, Çağan Irmak da asistandı. O 26 bölümü biz toptan çekmiştik. Yayına girdikten sonra, Kanal D bana Ruhsar'ı teklif etti ben oraya geçtim. Sonra, Mahinur beni aradı ve "Şaşıfelek Çıkmazı'na devam ediyoruz biz" dedi. Ben diziye başladığımı söyleyince, o da "tamam çek, ben senin karakterinin yerine kimseyi almayacağım, sen boşluğun olursa gel oyna" dedi ama ben hiç oynayamamıştım. Yani benim için tadı damağımda kalmış bir iştir. (Araya girerek 'ben de devam edilecekse, içinde siz yer alacak mısınız diye soracaktım" diyorum...) Öyle bir şey olsa yer almak isterim çünkü benim için çok güzel ve özel bir projeydi o. Keşke Mahinur yapsa, birileri de ön ayak olsa da tekrar başlasa. Bence Şaşıfelek Çıkmazı TRT'nin son 50 yılda yaptığı en güzel iştir. (Onaylıyorum ve kulaklara su kaçırmayı diliyorum buradan..! ) G.G. Sizin severek takip ettiğiniz bir dizi/diziler var mı? Bir Şaşıfelek Çıkmazı tadında dizi var mı sizce? C.D. Yani bu da röportaj geyiği gibi olmasın ama ben diziyi bırak, neredeyse televizyon izlemiyorum. Ben kendi yaptığım diziyi bile vakit bulursam yayın saatinde, mümkünse ilgili kanalın internet sitesinden izliyorum. ("Peki yoğunluktan mı, yoksa tercih olarak mı izlemiyorsunuz?" diye merak ederek soruyorum... "Biraz yoğunluktan, arta kalan zamanlarda da başka şeyler yapmayı tercih ettiğimden" diyerek devam ediyor...) Maç izliyorum ben mesela. Hobim spor takipçiliğidir. Bir spor yazarı kadar spor takip ederim. Futbol demiyorum sadece, basketbol, voleybol, alt yapılara kadar takip ederim. Televizyonda da spor izlerim o yüzden. G.G. Küçük yaşlardan bu yana Şehir Tiyatrosu'ndasınız. Hayatınızdaki yeri, öncelik sırası nedir kariyerinizde? C.D. Şimdi tabi o sıralamada bir şeyi atlarsın falan ama Şehir Tiyatrosu beni ben eden yerdir. ("Kariyeriniz açısından nerededir? Televizyon, sinemanın yanında hobi olarak mıdır şu an" diyorum. "Ben artık öyle sıralama yapacak yaşı geçtim" diyor. İtiraz ediyorum...=) ) Benim işim bu. Oyunculuk kadar sunuculuk yapıyorum ve çok seviyorum. (Sunuculuğun da çok yakıştığını dayanamadan araya girerek ekliyorum.) Tiyatrocuların içinde de sunuculuk yapan vardır ama o bambaşka bir iştir. Bambaşka parametreleri, disiplini vardır. Son 25 yıldır sunuculuk yapıyorum, bunu bir sahne işi olarak görüyorum. Sinemada bazen üst üste iki film çekiyorum, daha sonra iki yıl ara veriliyor. O yüzden, sinema da çok benim kontrolümde bir alan değil. Tiyatroya ara vermiştim sekiz yıl. Bu İstanbul Halk Tiyatrosu oyuncuları benim dönem arkadaşlarım, onlarla birlikte 4 yıl önce tekrar döndüm. Alevli Günler ile tekrar başladık, dört yıldır oynuyoruz ve Türk Tiyatrosu'nda başladığından beri en çok seyirciye ulaşan oyundur. Türkiye'nin her yerini dolaştık. Daha sonra, ikinci yılında bu Bezirgan'ı çalışmaya karar verdik. Öyle İstanbul Halk Tiyatrosu'nda eski arkadaşlarımla yürüyorum. Tiyatro artık ara vermeksizin devam eder hayatımda. Bir de İstanbul'da bir tiyatro salonu yapma projemiz var, gerçekleşmek üzere. Taksim'in göbeğinde çok güzel bir salonumuz da olacak. Dolayısıyla, ben bundan sonra biraz daha tiyatro adamı tadında yürüyeceğim. Tabi benim profesyonel alanım sadece tiyatro değil. Ama özetle söylemek gerekirse beni var eden şey tiyatrodur. G.G. Son zamanlarda turneleriniz her iki tiyatro için de devam ediyor... Dizi çekimleri de yeni tamamlandı... Herhangi bir karışma, çakışma, sıkışma oluyor mu? C.D. Benim şansıma diziyi çektiğim yapım şirketi Tükenmez Kalem, sahibi Gani Müjde, zaten tiyatronun içinde olan insanlar, eşi de öyle. Onlar çok yardımcı oldular ben oyunlarımı da oynayabileyim diye. E oyundaki arkadaşlarım da ben diziyi çekebileyim diye çok yardımcı oldular, oluyorlar da... Bunlar birbirine dost işler. Ben şimdi bir sinema filmi çekeceğim yazın kısmetse, o zaman yine tiyatroya göre ayarlayacağız. G.G. Son olarak, Gökçen Gökyer Blog'un Cem Davran severlerine ne söylemek istersiniz? C.D. Ben de dört beş sene boyunca blog yazdım iki sene öncesine kadar... Ben ünlülerin sitelerindeki gibi bir şey olsun istemedim, 'kendim yazı yazmak istiyorum' dedim, onlar da bana 'sen blogger mı olmak istiyorsun o zaman, bu dediklerin ona denk geliyor?' dediler. Ben de 'evet' dedim. Ben o bloga dört sene boyunca güncel olarak yazdım, şu an siz ne yapıyorsanız ben de yaptım. Ama sonra hesabı dondurdum. ('Neden dondurdunuz? biz yine de okusaydık' diye atılıyorum dayanamayarak. 'Anlatacağım' diyor. =) ) Mesela, güncel, sanatsal, kültürel olaylarla, neredeyse bir dergi gibi, moderasyonu da bana ait olarak güncelliyordum sürekli olarak. Yorumları kendim tek tek cevaplıyordum. Konuk yazar bölümleri açtım bir ara... Sonra son iki yıl bir baktım ben, sürekli bir ustam; hocam ölmüş, fotoğraf ile altına yazı koymaya başlamışım. Üst üste yirmi-yirmi beş yazı oldu böyle. Sürekli ölüm ilanları vermeye ve bu yüzden çok üzülmeye başladım. En sonda üç büyük ustam da öldü. Sonra blogum bir taziye yerine dönüşünce artık bir gün 'yapmayacağım' dedim, kapattım. O yazılar da bende saklı şimdi hard diskte duruyor. ('En azından, siz güncellemeseniz bile, biz onları hala okuyabiliyor olsaydık' diyorum içtenlikle.. 'Olabilir' diyerek devam ediyor.) Senin şu selam meselesine gelince, (gülüyorum), blog oluşturmak, yazmak ve o bloga katılmak bağlantılı şeyler. Yani blog mantığı aslında çok ciddi samimi paylaşıma dayalı bir mantık. İstikrar isteyen de bir şey. Ben çok önemsiyorum çünkü vatandaş gazeteciliği, özgür bir alan.. O yüzden sizin blogunuzdaki herkese 'nickname'lerden kurtulmalarını öneriyorum öncelikle, çünkü blog samimiyete dayalı bir şey. Senin de blogundaki samimiyetinin -ki öyle olduğuna eminim- daha da artmasını temenni ederim, blogunuzda da eğer çeşitli zamanlarda tiyatrodan iki cümle söz ederseniz, katkınız olur. Bol tiyatrolu bloglar diliyorum!
Yazdır   Önceki sayfa   Sayfa başına git  
  Toplam yorum 0   Onay bekleyen 0  


Yorumunuz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.
 

Bu yazı henüz yorumlanmamış...


 Yazarın Diğer Yazıları
 
  ÇOK OKUNANLAR
maxfm
  YAZARLAR

 
ERKİN ŞAHİNÖZ
 
TASARRUFLARIMIZI NEREDE DEĞERLENDİREBİLİRİZ?

 
DR. MELİH NURHAN
 
NÖRAL TERAPİ NEDİR?

 
PROF.DR.ÜSTÜN DÖKMEN
 
SİNERJİ

 
PROF. DR. ERKAN TARHAN
 
ÇOCUKLARDA SIK HASTALIK NEDENLERİ

 
ÖZDEN SAYAL
 
KEDİCİLERİN KABUSU

 
NURAY SAYARI
 
ARALIK 2014 BURÇ YORUMLARI

 
DIAMON EROS
 
HAYIR, DEMENİN BİR YOLU MUTLAKA VARDIR

 
VUSLAT OLCAYDU
 
ADAMIM E.V.D.

 
ERNUR SAKALLI
 
KOKU

 
ZEYNEP ELİF YILDIZEL
 
KAYIP GİDEN KITALAR: PLAKA TEKTONİĞİ

 
PINAR UZ
 
KUM GÜNEŞ VE ÇÖL

 
MEHMET ÜNAL
 
GELENEKSEL SANATLAR

 
GÖKÇEN GÖKYER
 
YUNUS GÜNÇE RÖPORTAJI

 
MERVE TIĞLI ÇINAR
 
KIŞ TATİLLERİ BAŞLARKEN

 
ÖZEL OYTUN TÜRKOĞLU
 
WOMM (Word of Mouth Marketing)

 
Z.EMRE KURT
 
ZORUNLU DİN DERSLERİ VE İNSAN HAKLARI
  ÇOK YORUMLANANLAR
  ANKET
TÜRKİYE İÇİN BAŞKANLIK SİSTEMİ GEREKLİ Mİ?
a) Evet, Türkiye'ye Başkanlık Sistemi gereklidir.
b) Hayır, Başkanlık Sistemi Türkiye için gerekli değildir.
c) İleriki dönemler için gerekli olabilir.
d) Fikrim yok.
 Sonuçları göster   
 
 
RSS

Add to Google
Çayyolu Life'da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz.  Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Çayyolu Life sorumlu tutulamaz.